Argo, kanundan kaçanların dili. Uydurma dil, tarihten kaçanların... Argo, korkunun ördüğü duvar;
uydurma dil şuursuzluğun. Biri günahları
gizleyen peçe, öteki irfanı boğan kement. Argo, yaralı bir vicdanın sesi;
uydurma dil, hafızasını kaybeden bir neslin. Argo, her ülkenin; uydurma dil,
ülkesizlerin.(Cemil Meriç)
Hezeyân: “Birlikte yaşamaya mecbur muyuz?”
Hüseyin Yılmaz
Önce Kelâm
yilmaz@hyilmaz.net
Kürt Meselesi’nin tesbitinde samimiyet eseri taşımayanlar çözümü noktasında hezeyâna mecbur kalıyorlar. Son bahtiyârlıkları, “Birlikte yaşamaya mecbur muyuz?” tartışması ile bir çözüm kapısı aralamak ümidi.
Entelektüel bir fantezi olarak elbet de bu suali sormanın mahzuru yok, hattâ suale sosyolojik bir tecessüs urbası da giydirebilirsiniz. Demokratlık adına ise herşeyi konuşur, herşeyi tartışabilirsiniz. Bütün bunların tek şartı var: Samimiyet! Hakikati aramakta samimî olmak.
Kürt Meselesi’ni çözmekte samimî olanlar için böyle bir sual hezeyândır, abesle iştigâldir. Rezil ve zulüm dağıtmış bir medeniyetin güçlü temsilcileri, aralarındaki sınırları sembolik hale getirip ittifak arayışları ile kıta hâkimiyeti sağlarken, ilim ve irfân medeniyetinin çil yavrusu gibi dağıtılmış Müslim unsurlarına bir daha ayrılmayı kurtuluş kapısı olarak göstermek harice dost, dahile düşmanlığını ilân etmektir. Bırakın Türkler ile Kürtleri birbirinden ayırmak, zerre kadar şuur ve iz’an kırıntısı taşıyan, İslâm ülkeleri ile samimî ittifaka mecbur olduğunu görür.
Fanteziler ve demokratlık kisvesi altındaki samimiyetsizliklerle kaybedilecek vaktimiz yok. Kürt Meselesi de dâhil, Cumhuriyet devrinin hemen bütün meselelerini karanlık dehlizlerinde hayatlandıran, Batı telkinlerinin şekillendirdiği kuruluş felsefesidir. Kemâlizm olarak ifâdesi kabil bu felsefeyi devletin vazgeçilmezi ve yegâne doğrusu yapmak akla, iz’ana, ferâsete, insanî bütün değerlere, hak ve hürriyetlere düşmanlıktır. Bugün çözemediğimiz, uğraşmaktan yorgun düştüğümüz, bağrımızın kanayan bütün yaraları resmî düşüncenin eseridir.
Hiçbir şey yapmamış, hiçbir haksızlıkta bulunmamış, hiçbir yanlışa imzâ atmamış gibi Kürt Meselesi’nin kendiliğinden, hattâ biraz da Kürtlere bahşedilen aşırı rahatlıktan kaynaklandığını farzetmek yalancılığın dikalâsıdır; rezilliktir, pespayeliktir... Bin yıl aynı potada kaynaşmış, en yüksek değer telâkki ettikleri inançlarının eşit insanlar ilân ettiği bu iki kitlenin ellerinden en büyük müşterekleri dini çekip aldıktan sonra, birini diğerine devlet icraatı ile zorba bir hâkim yapıp berikinin bir asırda gelişen isyanına sebebiyet vermek dostluk değil, düşmanlıktır.
Kürt Meslesi, Türkler ile Kürtler arasında boy göstermiş bir mesele değildir. Kürt Meselesi, Kürtlerin daha çok eli kalem tutanları ile devlet zihniyeti arasında boy atmış bir meseledir. Suçlusu da doğrudan Kemâlist anlayıştır. Kemâlist zihniyeti reddetmeden, kuruluş devri yanlışlarından vaz geçmeden, vahiymiş veya amentünün esasları imiş gibi Kemâlist hezeyânları tekrarladığınız müddetçe Kürt Meselesi çözülmez.
Kemâlizm’den vazgeçmeden Kürt Meslesi’ni çözmeye çalışmanın adı: Kürtleri ezmek ve asimile etmekte devam etmek demektir. Bunun artık imkânsızlaştığını farkedip Kemâlizm itikâdından vaz geçemeyenler, ister istemez o uğursuz suali soruyorlar: “Birlikte yaşamaya mecbur muyuz?”
Ayrılığa, bölünmeye kapı aralayan bu sualin Osmanlı’nın kaç asırlık hasımlarını bir asır sonra ne kadar sevindirdiğini tahmin edemeyenlerin sığırdan farkı, iki ayak üzerinde gezinmekten ibarettir.
Sivil iktidarın beyin takımı, ırkçı Kemâlist çerçevenin dayatmaları ile bu meseleyi çözemeyeceğini görmeye ve tavır koymaya mecburdur. Bu meseleyi doğuran da, kontrol ve idare edilemez hâle getiren de doğrudan devletin aslî mayasıdır, Kemâlizmdir... Kemâlizmi putlaştırıp onun muhafazası sâiki ile bu iki kardeş kavme kan kusturmak, gencecik insanların sarp dağlarda, derin vâdilerde, ıssız yol kenarlarında kanlarında boğulmalarına, vücutlarının paramparça dağılmalarına seyirci kalmakta ısrar etmek Fir’avun ve Nemrutların zulmüne rahmet okutturmaktır.
Sözüm Başbakan’a: Cesur ve kararlı ol! Bildiklerin doğrudur, inancının telkin ettikleri doğrudur. Kalb ve vicdanının sesine kulak verir ve o istikamette yürürsen ebedî saâdete mazhar olursun. Millet de huzur ve saâdetle arkanda olur, emin ol!
Buyazı 13/7/2010 tarihli Bugün Gazetesi'nde neşredilmiştir.
Yorumlayan: M. Nuri Bingöl
188.56.1.... ....
Tarih: 18.07.2010
Kimseyle didişmiyor, ya da atışmıyorum.Sadece fikir jimnastiki yapıyoruz, o kadar. Birilerini şu ya da bu referansla da yormayacağım. Anlaşılıyor ki en büyük referanslar bile bazılarını alakadar etmiyor; kellim kellim la-yenfa'... Sadece şu misali düşünelim: " Müvazenede olan iki dağı, bir çakıl taşı birini seraya, birini süreyya götürebilir." ( Birini yere, birni süreyya yıldızı makamına çıkarabilir.) O fiile sebep olmak, ( yine bir referans: Sebep olan yapan gibidir.) mesuliyeti gerektirir mi, gerektirmez mi, düşünmeye değer.
Tebrikler değerli ağabey yine doğruları dobra dobra söylemişsin.Öyle bazıları gibi siyasilere yağ çekmiyorsun.Maalesef bazıları bazı siyasileri tenkidi adeta islam düşmanlığı olarak görebilecek kadar cahil ve partizan davranabiliyorlar.Yalnız hezeyanlara kanmamak için de siyasilerin de o düşünce içinde olmaması gerekiyor.Örneğin bugün "kendi nefsi için istediğini kardeşi için de istemeyen tam iman etmiş olmaz." olan düsturu nebeviyi kendine rehber eden siyasetçi yok.Çünkü olsaydı şöyle derdi:Türklerin yasal olarak var olan tüm haklarını yasal güvence ile kürtlere de verelim.Yani kardeşlik lafta kalmamalı ki hezeyanlar ve hezeyancılar hayatımıza müdahalede bulunamasınlar.Selamlar