Argo, kanundan kaçanların dili. Uydurma dil, tarihten kaçanların... Argo, korkunun ördüğü duvar;
uydurma dil şuursuzluğun. Biri günahları
gizleyen peçe, öteki irfanı boğan kement. Argo, yaralı bir vicdanın sesi;
uydurma dil, hafızasını kaybeden bir neslin. Argo, her ülkenin; uydurma dil,
ülkesizlerin.(Cemil Meriç)
BÜYÜKANIT PAŞA’NIN EMEKLİLİĞİ FELÂKET Mİ?
Bir müddetten beri memleket afakını kurşun gibi ağır, kasvetli bir hava kasıp kavuruyor. Haber kaynakları kâbûs tellâlığına soyunmuş gibi... Görünüşe göre, memlekette iyiye giden hiç bir şey yok... Engellenmesi imkânsız bir felâket öncesini yaşayan insanların korku ve çâresizliği içtimâî havaya saltanat kurmuş.
Bu nefes aldırmayan boğucu havayı öldürücü bir zehir gibi memleket sathına üfleyen kaynak iki: Biri, eşiğe dayanmış yeni Genelkurmay Başkanı’nın tayini; diğeri yeni Cumhurbaşkanı’nın seçilmesi meselesi... Bu iki menfezden bütün değerler tahrib edilmiş, aynı maksada hizmet edecek şekil verilmiş vaziyete kusturuluyor... Bu kusmuktan yayılan pis, iğrenç kokunun zehirlediği Ankara, depremezedelerin şaşkınlığı içinde sarsıntının geçmesini bekliyor... Ne var ki, bunların henüz öncü sarsıntılar olduğu fısıldanıyor... Yakın âtî daha büyük sarsıntıların tehdidi altında...
Nitekim 19/6/2006 tarihli yazısında Metehan Demir, kurduğu senaryonun imkânları çerçevesinde yaklaşmakta olan felâketi âdeta müjdeliyor. Yazının başlığı:
“Başkenti kemiren iddia "Bazı bakanlar Büyükanıt kararnamesini imzalamayacak".”
Besbelli ki, başlık, okuyucunun farkında olmadığı ifşaatlara dikkat çekmek için itina ile seçilmiş. Yazar daha ilk satırında okuyucuyu kulundan tutup felâketi rahat seyredebileceği en hâkim noktaya sürüklüyor ve kulağına fısıldıyor:
“Ankara'nın gün geçtikçe puslu hal alan siyaset koridorlarında, duyanların kanını donduran bir iddia dolaşıyor.”
Kelimeler çarpıcı, bir gerilim filminin senaryosuna kapı aralamış gibiyiz. Puslu bir hava, meçhullere uzanan tuhaf koridorlar ve duyanların kanını donduran iddiaların sahnesine buyur edilmişiz bir kere. Demir, kanımızı dondurmak cehdiyle devam ediyor:
“Hatırı sayılır kişilerin endişe içinde telaffuz ettiği "Hükümet-Komutanlar" eksenindeki senaryo gerçekleşirse, bugüne kadar yaşanan krizlerin en büyüğü ortaya çıkabilir.”
Aman ağzından yel alsın, demek geliyor içimizden, ama mevzuun şaka götürür tarafı yok, mesele ciddi. İster istemez Sabah’ın yazarını dinlemeye devam ediyoruz. Cehlimizi telafi edecek kısa bir mevzuat bilgilendirmesinin ardından son darbeyi indiriyor Demir:
“Kısacası, yeni Genelkurmay Başkanı, kabinedeki tüm bakanların 'olur' imzasını almak zorundadır. Bu teklif de genelde ağustos ayı içinde yapılır. İşte, tüyler ürperten iddialar da bu noktada devreye giriyor. Yani, Genelkurmay Başkanlığı görevini 2 yıllığına, teamüllere göre devralması beklenen Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'a birkaç Bakan'ın 'olur' verip vermeyeceği.”
Metehan Demir, bu yazıyı, daha doğrusu felâket senaryosunu kaleme almadan kaç kişinin nabzını tutu, kaç kişinin kanını dondurdu, bilmiyoruz. Bu senaryonun muharririn kanı üzerindeki tesirinin ne olduğu hakkında da bir fikre sahip değiliz… Lâkin bu habîs senaryoya bir de hakikat nokta-ı nazarında bakmağa millete mensubiyet adına mükellefiyetimiz var.
Bir kere, kanun koyucunun herhangi bir ceza-i müeyyide bile koymadığı basit ve meşru bir ihtimal, neden tüyler ürpertip kanları dondursun? Eğer Bakanlar Kurulu’nun mevcut Kara Kuvvetleri Komutanını Genelkurmay Başkanı olarak tayin mecburiyeti olsa idi, kanun o istikamette olurdu. Hayır, kanun Bakanlar Kurulu’nun bütün azalarını serbest bırakmış, mevcut Kara Kuvvetleri Komutanını Genelkurmay makamında görmeyi isteyip istememek bakanların hür iradesine terkedilmiş. Aksi, zaten tayin değil, mecburiyet olurdu…
Bu bedihi ve sıradan mevzuu yaklaşmakta olan emsalsiz bir kriz diye amme efkârına takdim edip, aksi ihtimale kapıyı kapamaya çalışmak bir yazarın vazifesi olmamalıydı. Yaşar Büyükanıt Paşa’nın ismi etrafında Bakanlar Kurulunda bir mutabakatın sağlanamaması ihtimaline memleketin bütün geleceğini mahvedecek bir tehlike ve felâket süsü vermek, kelimenin en hafifiyle düşüncesizliktir, ayıptır… Aksine böyle bir ihtimâl, cüzzamlıların çehresini andıran demokrasimiz adına her şeye rağmen bir zenginliktir. Batı demokrasilerine kâğıt üzerinde de olsa bu kabil benzerliklere ihtiyacımız var…
Karar mercii Bakanlar Kurulu olduğuna göre, son sözü onlara bırakacağız… Umarım korku salmaya yönelik, cesaret kırma kastı taşıyan bu kabil felâket senaryolarına aldırmayacak kadar, yürekleri sağlamdır. Menderes’in akibeti ile tehdid edilen siyasî kadroların bu emsal korku salmalara karşı muhkem hisarları millet eve vatana hizmet aşkı ve îmânı olmalı. AKP kadrolarını icradaki kaçınılmaz hatalarına mukabil, niyette millet sevdalısı biliriz… Şemdinli meselesindeki sendelemelerine rağmen, inandıkları yolda, meşru zeminlerde yüreyeceklerine inananıyoruz. Bu inancı sarsmak veya ibka etmek, onalara kalmış…
Not: Bu Yazı Kasım 2006'da kaleme alınmış, fakat neşredilememiştir.