Argo, kanundan kaçanların dili. Uydurma dil, tarihten kaçanların... Argo, korkunun ördüğü duvar;
uydurma dil şuursuzluğun. Biri günahları
gizleyen peçe, öteki irfanı boğan kement. Argo, yaralı bir vicdanın sesi;
uydurma dil, hafızasını kaybeden bir neslin. Argo, her ülkenin; uydurma dil,
ülkesizlerin.(Cemil Meriç)
MÜLTECİ KOMÜNİST YAHUT HAZİN BİR HAYÂT HİKÂYESİ
Yazar 1928 yılında dünyaya teşrif etmiş. Yer Elazığ’ın Ağın kazasının Pul köyü… İçerde kurtaramadığı vatanını dönüp fethetmek cehdiyle Bulgaristan’a sığındığında henüz 21 yaşındadır. Fetih yaşı… 49’da başlayan mâcerâ 92’de dönüşle biter. Yaşlı, yorgun ve mağlup bir bitiş. Ve Alper 42 yıllık mâcerâsını gelecek nesillere bir ibret vesikası olarak bırakmak ister. Kırk iki yılda yapılan tahsilden geriye kalan iki kelime: “Vatanınızda ölünüz!..”
Mülteci Komünist… Alper’in, 42 yılına malolan Bulgaristan hayatını kaleme aldığı esere verdiği isim. Hacimli, daha ele almadan korkutan bir görüntü…Hangi sâikle aldığımı hatırlamıyorum. İlk sayfaları roman okur gibi geçtim … Hâtıraların bir birini takip ettiği sayfalar hızla tükendi. Hattâ bir ara daha Bulgar sınırından geçer geçmez derin bir pişmanlık duymaya başlayan ve kırk iki yıl sılâ hasretiyle kavrulan bu yaşlı adamı ziyaret arzusuna bile kapıldım. Ne var ki, hâtıralar yerini bir takım düşünce ve tavırların nakil ve tenkidine bırakınca durum değişti. Bir solukta okuduğum sayfalar yerini bitmez tükenmez dedikodulara, komünist düşüncenin bugün artık ucuz kaçan tenkidine bırakmış; sayfanın sonuna ulaşmak zorlaşmıştı.
Zorluk sadece değişen muhtevadan mı? Hayır… Garip olan şu: Sofya Radyosu’unda uzun yıllar Türkçe Yayın Bölümü’nde redaksiyon sorumlusu olarak çalışan ve Türkçe hassasiyetini sık sık ifade ihtiyacını duyan Alper’in dili de mevzua ayak uyduramamış, cümleler lime lime dökülüyor. Derbeder bir üslûb, rastgele seçilmiş kelimeler ve bugün kimseye hiçbirşey kazandırmayacak olan upuzun mütâlââlar. Bunca gayret, bir komünistin kırk iki yılın pişmanlığını dile getirmek için gösterdiği gayret olarak lüzumsuz; günah çıkarmak için de çok fazla uzun…
Kötü olan ne? Eser, bitmiş bir devre tutulmuş, başarısız bir ayna. Hem o devirden günümüze akseden pek bir şey yok, hem de ayna derbeder…Bütün kirlileri çoktan sergilenmiş bir devri ifade için harcanan emeğe yazık. Eserin orijinalliği, malzemenin kendisi. Hazin ki, o da kötü harcanmış. Düşünmekten kendimi alamadığım husus şu: Alper hâtırâlarını kendisi yazmak yerine acaba bir yazara yazdırsa, ortaya nasıl bir eser çıkardı? İster istemez Bektaşî fıkrasını hatırlıyorum… İki şaraptan hangisinin daha has olduğunu tespit etmesi istenmiş. Şarabın birinden daha ilk yudumu alır almaz tereddütsüz: “Öteki daha güzel!” demiş. “Daha öbürünü içmedin ki?” dendiğinde. “Bundan daha kötüsü olamaz…” demiş.
İyi olana gelince… Alper, bir beşer olarak içine düşülebilecek bütün zaafları; korkuları, ümitleri, endişe ve bekleyişleri samimiyetle dile getirmiş. Muvaffakiyetinin muhkem istinat noktası iki: Bir kere ifade ettiği şeylerin çoğu, yaşadıkları. Sonra derin pişmanlığının beslediği samimî olma mecburiyeti.
Yine de okunması gereken bir eser… Hiç değilse Komünist bir rejimin kendisine taraftar vasfıyla sığınan birini bile sindirmek ve köle edinmek için seçtiği vahşi tarzı anlatan ve kitabın özü olan hâtırâlar kısmı okunmalı. Gerisi keyfinize kalmış… Okumasanız da olur.