Argo, kanundan kaçanların dili. Uydurma dil, tarihten kaçanların... Argo, korkunun ördüğü duvar;
uydurma dil şuursuzluğun. Biri günahları
gizleyen peçe, öteki irfanı boğan kement. Argo, yaralı bir vicdanın sesi;
uydurma dil, hafızasını kaybeden bir neslin. Argo, her ülkenin; uydurma dil,
ülkesizlerin.(Cemil Meriç)
BABAM ÇATLI
Babam Çatlı, eserin ismi… “Bu akşam soğuk olacak, eve girmeyin…” üst başlık… Eser, zihnimde ismiyle değil, üst başlığıyla hayatdar… Gökçen Çatlı’nın kitabı, üst başlığın açıldığı çarpıcı, sarsıcı ve kahredici eşikle okuyucuyu karanlık dehlizlerine çekiyor… Zifirî karanlık bir yeraltı mağarası, tüneller labirentler gibi uzanıyor… Dehlizlerin zifirî dehşetini boğuk çığlıklar cehenneme dönüştürüyor… Yazarın bu karanlık mağaranın labirentlerine tuttuğu ışık, mum ışığından daha cılız… Tek aydınlık, Çatlı ailesinin üç hanımının trajedisinden sızıyor. Kitabı, baştan sona bir azaba dönüştüren unsur: Meral Çatlı ve iki kızının trajedisi. Sayfalardan korku ve elem boşalıyor, insan olmanın utancını yaşatan bir elem. Hiçbir canavarın kendi cinsine göstermediği bir vahşet örneğiyle yerin dibine batıyorsunuz. Bu canavarlarla aynı görüntüye sahip olmak, kahredici bir zillet…
Eseri, şüphesiz Susurluk Hâdisesi olarak hâfızalarımıza nakşedilen bir sürü hikâyenin gerçek yüzünü yakalayabilmek sâikiyle elime aldım… Ama daha ilk sayfalardan itibaren Susurluk Hâdisesi gibi, Abdullah Çatlı ve o bir yığın hikâye de kendiliğinden tâli duruma düştü… Meral Çatlı ve iki kızının trajedisinin yanıbaşında, kan ve irin akan pis bir dere… Gönlüm kitap boyunca, Meral Çatlı ve kızlarının bağrından fışkıran, gözyaşlarının coşturduğu trajediye eşlik etti… Onlarla birlikte korktum, onlarla birlikte endişelendim ve onlarla birlikte ağladım…
Abdullah Çatlı’yı çok mu severdim? Çatlı, tanımadığım bir insan… Bir insanı tanımadan sevmek, belki mümkün… Ama Çatlı ile ilgilenmiş de değildim. Onun hakkında bütün bildiklerim, herkesin bildikleri… Susurluk Hâdisesi’nin meydana getirdiği merakla öğrendiklerim ise bir yığın entrikanın kasıtlı malzemesi… Hayır, Çatlı ile hiçbir gönül bağım yoktu…
Düşüncelerine iştirak eder miyim? Kısmen… Daha çok sevk-i tabiî kabilinden düşüncelerinin tabiîliğini anlayabilirim. Hepsi o kadar… Diğer düşünceleri ve hayat tarzıyla mutabık değilim. İçine sürüklendiği dünyânın iğrençleği ise, gırtlağımın hemen altında ağır bir mide bulantısı gibi duruyor. Meşruiyetini insanî değerlerden almayan hiçbir hareket, hiçbir düşünce ile barışık değilim. Ecdadım, düşmanının çocuklarını bile korumuş, ürkütmemek için mücadele vermişken, Çatlı’nın çocuklarına o dehşet yıllarını yaşatan dünyânın hiç bir unsurunu hoş ve meşru göremem. Ve korkarım ki eserin bende bıraktığı bu mide bulantısını kabre kadar taşıyacağım…
Kitabı ikiye ayırıyorum: Birinci kısım Meral Çatlı ve kızlarının trajedisi. Diğeri Abdullah Çatlı’nın hayatı etrafında şekillenen bir yığın entrika, bir yığın ihânet ve pisliğin mezbeleye çeverdiği kısım…
İkincisi olmadan birincisi olmazdı… Keşke birinci kısım hiç olmasaydı… Çatlı yerine bekar bir zavallı, ya da bir hergelenin hayatı etrafında şekillenen ikinci kısım daha az elem verici olurdu. Sadece daha az elem vereci değil, daha az çirkef de…
Gelelim kitabın ikinci kısmına, benim tasnifimle ikinci kısım: Çatlı ve Devlet münâsebetlerinin kurduğu dünyâ… Bu kısım yeterince aydınlık şöyle dursun, hâlâ zifirî karanlıkta… Gökçen Çatlı, anlatmak değil, anlatmamak için mücêdele vermiş gibi… Bu ketumuyetin kaynağı: Ya derin bir korku ve endişe; ya da bütün yaşanmışlara rağmen bir şeyleri saklama gereğine olan inancı… İkisini de anlayabilirim. Birincisini sessizce kabullenir, ikincisini yanlış bulurum… Zulüm ve yanlışın hâmîsi olmak, meşruiyetten mahrûm bir tavır. Korunması gereken hiç bir değer, zulme haklılık kazandırmaz… Hâkim güç, meşruiyetini ya halktan ya da Hak’tan alır. Gerisi zulümdür…
Tarih hâkimiyetlerini güçlerinden alan Şeddad ve Nemrut’ların kucağı olmanın utancı içinde…Tardedilenler, bugün taraftarı yaşamayanlar… Zulümleri meziyet gibi telkin edilenler, kalabalığın iğdiş edilmiş şuuru ve derin korkusu üzerinde yükselenler. Ama kalabalığın şuurunu boğan karanlık birgün dağılacak, korku bitecektir… Beşer, müstebitlerini başından birer ikişer atmakta, sistemlerini yerle bir etmekte epey mesafe aldı. Medenî memleketlerin tedrisatı, bu yolda henüz mücâdele verenlere muallimlik yapmakta gecikmeyecektir.
Bir kaç satır da Abdullah Çatlı için… Tanışsaydım, sevebilirdim: Mert, kendi içinde dürüst ve vefalı bir insan… Yanlışları şahsının değil, içine düştüğü, ya da düşürüldüğü dünyânın yanlışları… Düşünceleri şahsî değil, bir izmin umumî dünyâ görüşü… Çatlı’nın bütün yaptığı, gönülden benimsediği bu izmin havârîliği… Bütün havârîler gibi gönlüyle hareket ediyor, kafa ikinci plânda… İnandıklarına bir havârî sadâkatiyle bağlı, doğruluğundan zerre kadar şüphesi yok. Onun için de her engeli devirmeye hazır, her mânîâyı aşmaya kararlı… Meriç haklı: “İzmler idrakimize giydirilen deli gömlekleri.” Sadece Çatlı değil, bir devrin tamamı bu türden delilik yaşadı… Kimi zamanın o muhteşem tiryakı ile iyileşti, kimisi de deliliğiyle birlikte bu dünyâdan göçüp gitti…
Çatlı, içine sürüklendiği entrikalardan kurtulabilseydi, tecrübeleriyle faydalı, yaşadıklarıyla yol gösterici olabilirdi… Ama kurtulamadı… Her fâni gibi şimdi o da hesap gününü bekliyor…
Meral Çatlı ve kızları, rûh dünyamın gözü yaşlı, ama cesur misafirleri… Hâfıza ve gönlümün uçsuz bucaksız coğrafyasında hep bir yerleri olacak…
Sevgili dostum Osman Okçu, belki bu kitabı ikinci kısmı için bastı: Olsun… İnsan bâzen farkında olmadan da güzel şeyler yapabilir… Sadece bu kitabı basmış olması bile dünyamdaki yerini muhkemleştirdi. Ne var ki, onu semamda eskisi gibi yalnız bir yıldız değil, hep Çatlı âilesinin hayatta kalan fertleri ile birlikte kurduğu garib bir galaksinin unsuru gibi görüyorum.