Argo, kanundan kaçanların dili. Uydurma dil, tarihten kaçanların... Argo, korkunun ördüğü duvar;
uydurma dil şuursuzluğun. Biri günahları
gizleyen peçe, öteki irfanı boğan kement. Argo, yaralı bir vicdanın sesi;
uydurma dil, hafızasını kaybeden bir neslin. Argo, her ülkenin; uydurma dil,
ülkesizlerin.(Cemil Meriç)
"Son Derviş" ve "Roman Gerçekliği"
Mehmed Nuri Bingöl
mneminler5@mynet.com
“ Son Derviş” kelimenin tam mânasıyla bir roman; tarihî cinsinden... Ama hiç bir vakit bir “belgesel” değil.
Eserin neşredileceği haberini okur okumaz, bir an önce elime alıp mütalaa etmek için dayanılmaz bir heyecan hissettim. Hatta eser hakkında fikir beyan eden yazar arkadaşların kanaatlarından istifade ile bir “tanıtım” yazmayı bile düşündüm, fakat bu davranışın “sıdk” ile telif edilemeyeceği endişesiyle vazgeçtim.
Son sahifelerini beş günde okuyan zihnim, bazı bilgi hatalarının dışında muhayyile, teknik, dil, üslub, unsurlar bakımından mükemmel bir romanla karşılaştı.
“ Zeki bir genç olmama rağmen, Derviş’in yol boyunca anlattıklarının büyük bir kısmını anlamadığımı itiraf etmeliyim. Anlattıklarının çoğunu daha önce duymamıştım. Derviş, konuşa konuşa uyudu. Hatta uyuduktan bir süre sonra bile konuştu. Ama öyle bir an geldi ki derin bir uykuya daldı. Uyurken annesinin kucağında uyuyan küçük bir çocuğu andırıyordu Derviş. O kadar mâsum, o kadar mutluydu ki yüzüne tatlı bir tebessüm çökmüştü. Şu an onun yerinde olmayı ne çok isterdim. Bunca keşmekeş, karmaşa içinde hayatta mutlu olmayı, korkularını yenmeyi, gelecekle ilgili ütopyasına bu kadar derin bir inançla inanmayı nasıl başardığını anlayamıyordum. Bu karmaşa içinde insan bir saat sonraki hayatının planını yapamazdı. Çünkü cemiyet büyük bir karmaşanın, keşmekeşin içine düşmüştü.” ( Aktaş Metin; Son Derviş, Alternatif yayınevi, İstanbul, 2009, s. 79)
Bediüzzaman Said Nursi’nin (RA) hayatını incelemiş, onun kısa bir biyografisinin yazmış ( Bak: Eminler M. Nuri, 46 Yıldır Mezar Yeri Tartışılan Nur Üstad- Erguvan Yayınevi) bir fâni olarak, “Son Derviş” romanında çizilen Üstad portresine, bir roman “gerçekliği” içinde tamamen katılıyorum. Eğer eserin kapağının üzerinde “biyografi”, “ belgesel roman”, “ tarihçe-i hayat” ya da “ belgesel” gibi bir tür adı yazsaydı, diyeceklerim bunlar olmayacaktı elbet.
“ Bediüzzaman Said Nursi'nin hayatı bugüne kadar romanlara konu olmuştu. Bu kitaplara bir yenisi daha katıldı. Metin Aktaş, Son Derviş – Said Nursi romanında, ‘erdemli ahlaka sahip Said-i Nursi'yi' anlatıyor. Romanda, gülen, üzülen, birlikte yaşadığı insanların sorunlarına duyarlı, daha çok insanî yönleriyle Said Nursi anlatılıyor. Kendisi de bir Alevi olan Aktaş, Nursi'nin hayatına paralel olarak, kitabında o dönemde yaşanan mezalimleri, Dersim katliamını, zorunlu göçleri de anlatıyor.”
“ Kitap Zamanı” ekinin 48. sayısında yer alan bu ifadelerdeki bir kısım yorumlara katılamıyorum. Bir insan ya romancı olur, ya da olmaz; bir romancıyı değerlendirirken ideolojisi, dini, mezhebi göz önüne alınıp da tanıtım yapılmaz. Okuduğum kadarıyla Aktaş tam bir romancı; onun hususi anlayışları eseri “ bilimsel” ya da “edebi” yönden değerlendiren insanları alâkadar etmemeli. Atalarımız “ Söyleyene değil, Söyleten’e bak!” demişler. Ben de ekliyorum; “ Söyleten’le beraber söylenilene de bak!”
Bir tarihi roman, “edebi gerçeklik” denen hadiseden, yani yazarının muhayyilesiyle şekillenen hâdiseler “örgü”sünden kopuk ise, ona “tarihî roman” denemeyeceğini edebiyat estetleri söyleyeli çok oluyor.
Bir romandaki “gerçeklik”, eğer günlük hayattaki realiteyle “birebir” örtüşüyorsa, ona roman olarak değil, bir “kıssa” nazarıyla bakabiliriz ki meselemiz Bediüzzaman’la alâkalı bir “nesnel” biyografi değil, edebî bir romandır.
Roman gerçeği, roman dilinde “fiction” olarak adlandırılmaktadır. Bu kelimeyi dilimize romancının hayatın gerçeklerinden aldığı veya hayatın gerçeklerine benzettiği roman olarak aktarabiliriz.
Bu, ister gerçeğe yakınlık planında olsun, isterse gerçeğin tam içinde değerlendirilsin sanatçının “gerçeği” olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü bir bakış açısını da beraberinde getirmektedir. Romancı, gerçeği ne kadar yakından izlediğini ve müşahede ettiğini söylerse söylesin, objektif olabilme kabiliyeti mahduttur. Bu konuda Anatole France, “Objektif sanat olmadığı gibi objektif tenkit de olamaz.” derken insanların birbirlerinden anlama ve intiba farklılıklarını ön plana çıkarmaktadır.
Yani ister tarihî gerçek olsun, isterse sosyal gerçek olsun farklı yazarlar tarafından nasıl farklı değerlendirilebiliyorsa, romanda da bu ölçü estetik sanat plânında daha da esnemektedir.
Burada roman sanatına edebi sanatların bakış farklılıklarından pek çok misal sayabiliriz. Romantizmin en büyük ustalarından kabul edilen Victor Hugo’nun Sefiller romanı kendi içinde, hadiselerin akışı bakımından tamamen hayatın gerçeklerine uygun bir romandır. Oysa bu roman romantizmin en büyük eseri olarak bilinmektedir. Çünkü romanda sanatçının bakış açısı, hayatın gerçeklerinin ve insanın acılarının kaynağının, toplumun peşin ön yargılarından kaynaklandığı tezini savunmaktadır.
Emil Zola’nın Meyhane isimli romanı da Paris’in kenar mahallelerinden müşahede neticesinde derlenmiş bir gerçeği ifade etmesine rağmen yazarın topladığı intibaları tıp ilminin bazı “verileri” ile desteklenerek âdeta genetik bir kaderciliğe doğru yöneldiğini görürüz.
Bu roman da realist ve natüralist roman anlayışlarının tipik örneklerinden sayılmaktadır. Her iki romanda da gerçeklik vardır. Her iki roman da yazarlarının gözlemleri sonucunda elde edilen bilgilere dayanmaktadır. Oysa aralarındaki temel farklılık yazarlarının müşahede, kültürlerinden, istidat ve dünya görüşlerinden kaynaklanan farklılıklar taşımaktadırlar. Biz buna fiction, yani romanın gerçeği adını vermekteyiz.
Okuyucu tarafından nasıl değerlendirilirse değerlendirilsin, II. Said devrine kadar “roman gerçekliği” içinde getirilen eserin, devamını büyük bir hâhişle bekliyorum. Bir diğer kat’i olarak vardığım netice de şu: “Son Derviş” sadece belli bir kitleye sevdirmiyor bediüzzaman Sais Nursi’yi, bütün roman severlerin “ Müceddid-i Zaman” diyebileceğimiz zata karşı duydukları “kuşku” sislerini, kuvvetli bir pençenin tiyatro perdesi – ya da maskeli balodaki maskelerini- açması gibi dağıtıyor.
Bunun delillerinden biri şu ifadeler:
“Uzun değerlendirmesinde kitaba ve içtimãî hayatımıza dair kendi zaviyesinde tesbitlerde bulunan Alevi ve sol cãmianın bu bilinen ismi ( Haydar Işık- Avrupa Dersim’i Yeniden İnşa Dernekleri Federasyonu’nun başkanı), Son Derviş’i okuduktan sonra kitaptaki Said Nursi portresine sempatiyle bakmaya başladığını söylüyor.” ( alternatifyayinlari.com)