IRKÇI MÜSLÜMANLAR
Ayarlar
Arama
Kayıt Giriş

Hüseyin Yılmaz

Twitter Sayfam:

GÜNCEL MAKALALERİM VE HABERLER

Buradasınız: Anasayfa » Arşiv » IRKÇI MÜSLÜMANLAR
Pazartesi, 21 May 2012

IRKÇI MÜSLÜMANLAR

Başlık tuhaf... Bu iki kelimenin içtimâı, cemm-i zıddeyn kadar muhâl... Birinin varlığı diğerinin yokluğunu gerektirir. Hülâsa: Irkçının müslümanı, müslümanın da ırkçısı olmaz...

Yazının başlığı abesle iştigal mi? Hayır... Türkiye şartlarında, hâzin bir hakîkat. İlmin tardettiği bu ikilinin Türkiye’deki tarihçesi bir asrı eteklerinden yakalamak üzere. Kemâlist rejimin bu spastik veledi, ırkıçı tarafıyla makbul, müslüman tarafıyla merduttur. Devletin merdudu...

Bir parça yakın târih...

Devlet-i Âliye’den miras, milletin din hissiyatı ve târih şuuruyla sebil gibi akıttığı mukaddes kanı sayesinde düşmanı memleket sınırlarının dışına dehliyen Ankara güçleri, emaneti sahibine iade yerine, sahiplenmeyi seçer. Bu tercih, inkılâb sağanağını doğuran temel sebeb olmasına rağmen, ulema-i rüsûm ve resmî müverrihlerce itinâyla saklanıp, kamufle edilir. Emaneti iade etmeyenlerin sahiplenme telaşı, topyekûn bir redd-i miras cinnetine yol açar. Kökleşip yaşayabilmeleri altıyüz yıllık muhteşem ecdadlarını reddetmek, haysiyetleri üzerinde hayasızca tepinmek, bütün mefahirlerini yok etmekle kaabildir. Herhangi bir milleti ebediyen yaşatacak bu muazzam geçmişi, yalan ve iftiralarla terzil etmekte, Devlet-i Âliye’nin kaç asırlık düşman hasımları kadar bile tereddüt etmezler.

Bu korku ve cinnet fırtınası içinde insanlık târihinin en muhteşem, en meşru ve en mukaddes bir altın devri hallaç pamuğu gibi darma dağın edilir. Tahribine cür’et edemedikleri ecdad yâdigârı, içlerinde zevk-ü safa içinde işrete daldıkları taş saraylar, ahşap yalılar ve asırlara meydan okuyan, başta Sinan’dan kalanlar olmak üzere, dinî mimarimiz olur. Boğaziçi ve saray irfânının asırlar üzerinden kanat çırpıp gelmesini sağlayan musıkîmiz bile yokluğa mahkûm edilir. Yarım asrı bulan bir yasakla Abdulkadir-i Meraği, Itri, Hafız Post ve Dede Efendi gibi, herbiri mensubiyetiyle milletini insanlık iftihar tablosunun birinci sırasına taşıyacak yüzlerce isim unutulmaya terkedilmekle kalınmaz, iftira ve tezvirlerle de küçültülmeye çalışılır.

Bu tahrib sarasının merkezî hedefine dinin oturtulması birinci zarurettir. Zarurettir, çünkü emanetini iade etmedikleri Osmanlı’dan kurtulmanın birinci ve en kestirme yolu,Osmanlı’yı yekpare bir hisar gibi muhkemleştiren İslâmiyeti red ve tahrib etmektir. Mezar taşları bile sarıklı olan muhteşem bir mirası yutmanın başka yolu yok... Kollar, beşer tarihinin kaydetmediği bir iştahla, bu tahripkârlık için sıvanır. İstiklâl mahkemeleri, Takrir-i Sükûn kânunları, sebepleri muhtelif irili ufaklı isyanlara karşı girişilen tenkillerin müşterek hedefi, Osmanlı korkusundan ebediyen kurtulmaktır.

Önceleri korku salınarak elde edilen sükûn, zamanla yeni rejim taraftarlarının yetiştirilmesiyle emniyet altına alınır. Kemâlizm, Türk Eğitim sisteminin yeni dinî olarak genç dimağlara nakış nakış işlenir. Tarih ve dinleri, bütün mefahiriyle birlikte yokluğa mahkûm edilip köksüzleştirilen Türk çocuklarına, muvazene unsuru olarak: “Bir Türk cihâna bedeldir” gibi hakikatsiz ama parlak vecizeler ile milletin bütün saadetini “Ne mutlu Türküm diyene!” sloğanına indiren bir anlayış, büyük bir hakikat gibi lütfedilir. Milleti ayakta tutacak, birliğini sağlayacak, ama Osmanlı’yı hatıra getirmeyecek tek pırıltılı mayadır Türkçülük... Tek sıkıntı, kendilerini Türk hissetmeyen ve Türk bilmeyen unsurların karşı koymalarıdır. Bu tehlike Osmanlı tehdidi kadar ağır olmadığından, tereddütsüzce baştacı edilir. Ve gayr-i Türk büyük unsur Kürtler’in hâzin macerası bu yol ayırımında başlar.

Savaş yıllarında Ankara güçlerinin alkışlarına mazhar bu kitle, önceleri Türk unusurunun eşit haklara sahip kardeşi iken, zâferden sonra Osmanlı korkusu ile takınılan Türkçü tavırla unutulmaya terk edilir. Ne var ki, baş gösteren ufak tefek isyanların taçlandırdığı Şeyh Said Kıyamı, bu kendi halinde unutulmaya terk edilişin devamına imkân bırakmaz. Dersim isyanına kadar devlet, Kürtleri yok saymayı tercih eder, o kadar ki Türkçe öğrenmemeleri için bölgede mektep bile açmaz...

Bu hâl Dersim İsyanı öncesine kadar devam eder... Mustafa Kemal’in hastalık yıllarına ve ölüm öncesine rastlayan bu Alevî isyanı, bütün bir safahatıyla Ankara iktidarını, yok saydığı Kürtleri, Türkleştirme gayretine sürükler. Ve Kürtler’in kulağına dağ Türkler’i oldukları fısıldanır... Fısıldamak ne kelime, bugün bile devletin terkine yanaşmadığı temel zırvalardan biri halinde boy atar bu hilkat garibesi, rejim mahfillerinde...

Bu kesif tarih sahnesinden yazının başlığına dönelim mi?

Kemalist zihniyetin yoğun ve tehditkâr propagandası, bir taraftan hasım ve muhaliflerini sustururken, öbür taraftan taraftarlarının hürriyet-i mutlaka içinde yetişip serpilmelerini netice verir. Devlet ideolojisinin yasaklayıcı ve kahredici cezalarla boyun eğdirdiği millet, her derdin devâsı zamanın hekimliğinde sızılarının dindiğini ve yeni tarza ayak uydurduğunu bile farketmez. İlk iki devlet başkanının iktidarları devrinde bütünüyle susturulan millet, bu mutlakiyet devrinin bütün derslerini talim eder.

Bu haşin devrin hemen hemen ayakta kalan tek muhalifi var: Bediuzzaman Said-i Nursi... Ankara’nın bütün tehdid, taktik ve zulüm dalgalarını boşa çıkaran bu aşılmaz zirve, Devlet-i Âliye’nin düşürülemeyen tek hisarıdır. Meriç’in, devrim yobazlarını hezimete mahkûm eden bu büyük insan ve şâkirtlerini vasfeden satırları altın harflerle târihe geçecek çarpıcılıktadır:

““Tanzimattan beri her hisarı deviren teceddüt dalgası ilk defa olarak Nur kalesi önünde geriler. Bu emekleyen, bu kekeleyen yığın, devrim yobazları için bir yüz karasıdır.” (*)

Bediuzzaman’ın açtığı yoldan yürüyen veya ondan ilhâm alarak farklı vadilerde boy atan Cumhuriyet müslümanları, ister istemez Türk Milli Eğitim’inin tezgâhından geçmiş gençlerden taraftar devşirirler... Eskilerin tâbiriyle, dem ve damarlarına kadar, Türkçülük zerkedilmiş, şuuraltları bile telkin ve propagandalarla esir alınmış gençlerin, başta din olmak üzere eski köklerinin üzerinde hayat bulmaları, her türlü takdirin üstünde olsa bile, resmî ideolojinin nefse hoş gelen pırıltılı telkinlerinden maalesef bütünüyle yakalarını kurtaramazlar. Emevi’lerden beri ırkçılığın acı zararlarını bilen müslümanların, bu yasak meyvaya bunca asır aradan sonra uzanmaları, içine düşürüldükleri lâdini iklimin eseri...

Türkiye ve bir nokta-i nazardan İslâm dünyasının en hayatî ve temel problemi haline gelen ve resmî ideolojinin aksülâmeli olarak hayat bulan Kürt ırkçılığının telâfisinin yegâne devâsı olan İslâmiyeti doğru temsil etmeyen, bu yolda gayret göstermeyen cemaatler, sebeb-i vücutlarını reddediyorlar. Kürt kelimesinin geçtiği her yerde, PKK terörünün sebebiyet verdiği felâketleri hatırlayarak Türkçü kesilmek, cemaatlerin büyük vebâlidir. Bin yıllık müşterek târihlerinin şehadetiyle iman kardeşliğinin et ve kemik gibi mezcettiği bu iki müslim unsuru düşman haline getirmek isteyen mihrakların karşısına Kur’anın parlak bürhanlarıyla çıkmayan cemaatlerlerin hesabı, bu felâkete doğrudan sebebiyet verenlerden daha az olmayacaktır. Dinin kayıtsız şartsız reddettiği ırkrçılığa mazeret arayanların vaziyeti, çalıntı minareye kılıf arayan hırsızın hâlinden daha vahîmdir.

Mü’minin tek kimliği var: Müslüman... Tek doğrusu var: İslâmiyet... Cihânşümûl mensubiyeti: Ümmet...

Hülâsa bu satırların yegâne maksadı bütün müslümanları ve onların şubeleri mesabesindeki cemaatleri İslâmiyete dâvettir; tebliğ mükellefiyetini ifâ ve tarihe kayıt düşmektir.

 

Tarih: 13/1/2008, Çamlıca-İstanbul

 

(*) Cemil Meriç, Bu Ülke, Sayfa 247, İletişim Yayıncılık A.Ş., 7. Baskı, 1992

Hüseyin Yılmaz

Hüseyin Yılmaz

Hakkın hâtırı âlidir, hiçbir hâtıra fedâ edilmez.

Websitesi: www.hyilmaz.net

Yorumyapın

(*) gösterilen alanlar mecburidir.

Tuyan Tasarım