“GELİNLER SEYAHATTE” YAHUT MUKADDES TEK HAÇLI SEFERİ...
Ayarlar
Arama
Kayıt Giriş

Hüseyin Yılmaz

Twitter Sayfam:

GÜNCEL MAKALALERİM VE HABERLER

Buradasınız: Anasayfa » Arşiv » “GELİNLER SEYAHATTE” YAHUT MUKADDES TEK HAÇLI SEFERİ...
Pazartesi, 21 May 2012

“GELİNLER SEYAHATTE” YAHUT MUKADDES TEK HAÇLI SEFERİ...

1922’de Ankara muktedirlerinin ısrarlı dâvetlerine icâbet eden Bediuzzaman, yeni devletin inşâ safhasındaki payitahtında, “Ankara’da en kara bir hâlet-i ruhiye” hisseder. Üstâdın Yedinci ricâ’da medar-ı bahs ettiği bu kasâvetli ruh hâli iki kaynaktan beslenir: Birincisi, ihtiyarlığın hazîn telkinleri... İkincisi, Ankara’nın hazırlandığı şedid tahribkârlık...

Geçen asrın ikinci çeyreğinde Ankara’nınişlediği cürüm, şehri bir ruh-u habisgibi zehirler. Bin yıl İslâm’ın bayraktarlığını yapan, senâ-i Peygamberîye mazhar bu millet, yeni bir fetret devri ile ye’se giriftâr olur. 1402’de, Ankara Ovası’nda Aksak Timur’a mağlûb düşen Yıldırım’ın elim âkibetiyle açılan birinci fetret devrinden daha ağır, daha yıpratıcı, daha meş’ûm bir devir...

Kapkara, zifiri bir karanlığın afakı kapladığı, kıyamet öncesindeki son fetret...

 

Şeriat-ı Ahmedî’yenin tahribini yeni tarzın hayatiyeti için zaruri gören zihniyet, kesiformanları yere seren hızarlardan daha hissiz ve daha merhametsizce bin yılın bütün değerlerini biçer... Ankara’da güneş her akşam bir başka kadehte batar, her yeni gün başka bir cinnetle başlar... Her cinnet milletin hayatî uzuvlarından birini koparıp alır: Ya dili Latin testeresiyle kökünden kesilir, konuşamasın diye; yahut gözlerine mil çekilir, hakikati görmesinler diye...

Asırların ötesinden gelen savaş meydanlarının naraları işitilmesin diye kulakları sağır eden yeni besteler yayılır Ankara’dan Anadolu coğrafyasına. Boğaz sahillerini mehtabın gümüşî aydınlığında bir tül gibi saran Itri v e Dede’nin besteleri yerini en ağır işkencelere rahmet okutan senfoni orkestraları ve opera maskaralıklarına birakır. On asır güne besmele ile başlayan Türk çocuklarının zihnine, amentü kudsiyeti ile yeni anlayışın katı ve ruhsuz prensipleri nakşedilir: “Türküm, doğruyum, çalışkanım....”

Yalan, bu feyizsiz yeminin tecelliyatı, topraklarımızda boy atan zehirli sarmaşıklar ile zakkum çiçekleri oldu... Din, ahlâk, an’ane ve târihten gelen değerlerin yerine ikâme edilen yeni esaslar mazûmesinin bütün meyvaları habis, çürük ve zehirleyici: Anarşi, terör, hırsızlık, gasb, cinâyet, tecavüz, tembellik ve tâdâdından acze düştüğümüz daha bir yığınmenfilik... Bir zaman sadaka taşlarında duran paranın ihtiyacından fazla tek kuruşa uzanmayan fukara elleri, bugün çaldıklarının çokluğuyla müftehir hırsızların hizmetinde. “Bilerek karıncaya basmayınız!” diyen yüksek bir inancın müntesiblerine inançları yasaklanınca, yeni nesiller hemcinslerinin hukukunu bile karınca ezer gibi çiğnemeye koyuldular.

Lâfı daha fazla uzatmadan son bir misâlin aynasından Cumhuriyet çocuklarının Osmanlı’nın ne kadar gerisine düştüğünü birlikte görelim:

Bacca, 33 yaşında İtalyan bir sanatçı... Gencecik bir hanım... Arkadaşı Silvia Moro ile birlikte gelinliklerini giyip 8 Mart’ta Milano’dan yola çıkıyorlar. “Oto stop “ yaparak Tel-Aviv’e gidecekleri. Maksatları: Savaşı protesto etmek... Ne savaşı? Hangi savaş? Yarım asra yakındır bütün şiddet ve hunharlığıyla devam eden İsrail zulmüne “savaş” demek, hakikatle alay etmektir, insanlıktan istifa etmektir. Ne savaşı? Beşer târihinin kaydettiği en büyük mezâlimlerden birine savaş demek, insanlığın sonunu ilân etmektir. Heyhat ki heyhat!..

Bu kahraman iki hanımın seferlerine verdikleri ad: “Gelinler Seyahatte.” İki kişilik bir “Haçlı seferi”... Ucunda kan akmayan, haklı tek “Haçlı seeferi” denmeye şâyân bu mukaddes seferin kahramanlarından Bacca’ya hedefe vâsıl olmak kısmet olmaz. Her sabah, “Türküm, doğruyum” yeminiyle fazilet(!) dersi tâlim etmiş bir hayduda önce ırzını teslim eder, sonra gırtlağını sıkan kanlı pençelerine son nefesini... Bu haysiyet kırıcı, şeni zulmün pis penceresinden bütün bir milleti kirletmek kimin haddine? Doğru, ama maalesef sokaklarımız bu haydutlar, bu ırz düşmanları, bu hırsızlardan geçilmiyor... Bu memlekette kaba emniyet tedbirlerinden sarf-ı nazar ederseniz, hiç kimsenin can ve mal emniyeti yok... İnsanımızı kalbsizleştirdik... Bütün inançlarını tahrib ettik, bütün değerlerine hurâfe deyip çöpe attık... Yerine ikame ettiğimiz medeniyet dersinin meyvaları ise Bacca’nın nâmus ve hayatı gibi, milletin hukukunu pâyimâl eden câniler, çeteciler, darbeciler, falanlar filanlar işte...

Bacca! Bir mü’min olarak mazlum ruhundan özür diliyorum... Rabb’imden sana temiz niyetin kadar rahmet temenni ediyorum. Filistinli mazlumların âkibetini topraklarımızda, bir haydudun haysiyet kırıcı tecavüzüyle yaşamanının utanç ve elemi içinde olduğumu bilmeni isterim. Ve bir başka şeyi bilmelisin Bacca:

Murat Karataş denen câni bizden değil... En az senin kadar, bu haydut ve ırz düşmanlarından biz de muzdaribiz. Onları biz yetiştirmedik; başka bir düşüncenin, başka bir izmin eseri onlar... Ellerinden bütün değerleri alınmış bu mahluklar güyâ medenîinsanlar olacaklardı, canavar değil. Mürteci ve yobaz olmasınlar diye, seksen küsur yıldan beri “Türk andı”yla yetiştirildiler... Lütfen Bacca, kâtilinin bir fetret devrinin mahsulu olduğunu unutma. Yaşadıklarından dolayı Filistinli çocuk ve kadınların İsrail zulmüne müstehak olduklarını düşünme. Çünkü katilinin İslâmiyetle yegâne irtibatı, isminden ibaret. Sen de biliyorsun ki; isim, sıfat değildir; onun yerine geçmez. Öyle olsaydı, dünyayı zâlimlerin şerrinden korumak için, bütün güzel sıfatları onlara isim diye dağıtırdık... Bu hazîn âkibeti yaşamayasın diye, Murat Karataş’a “melek” derdik. Yaşadıklarının sebebi ne, Bacca, biliyor musun? Anlatayım:

1922’de Ankara’da başlayan “en kara” ruh halini dağıtmak için Şark-i Anadolu’unun kendisinin kahraman başı gibi dimdik dağlarına çekilen Bediuzzam’anın Rahman’dan gelen Nurlu sesini dinler misin Bacca? Çünkü yaşadıklarının cevabını bu muhteşem ses taşıyor:

“Bir Müslüman, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın zincirindençıksa, dinini bıraksa, daha hiçbir dine girmez, anarşist olur; ruhunda kemâlâta medar hiçbir hâlet kalmaz. Vicdanı tefessüh eder, hayat-ı içtimaiyeye bir zehir olur.”

Sen bizim değil, vicdanı tefessüh etmiş canavarlar yetiştiren bir izmin kurbanısın Bacca. Üzgünüm...

13/4/2008 Çamlıca

Hüseyin Yılmaz

Hüseyin Yılmaz

Hakkın hâtırı âlidir, hiçbir hâtıra fedâ edilmez.

Websitesi: www.hyilmaz.net

Yorumyapın

(*) gösterilen alanlar mecburidir.

Tuyan Tasarım