ASKER VE DEMOKRASİ OYUNU.
Ayarlar
Arama
Kayıt Giriş

Hüseyin Yılmaz

Twitter Sayfam:

GÜNCEL MAKALALERİM VE HABERLER

Buradasınız: Anasayfa » Arşiv » ASKER VE DEMOKRASİ OYUNU.
Pazartesi, 21 May 2012

ASKER VE DEMOKRASİ OYUNU.

Türkiye, Ordu Devlet’in hâkimyetini devam ettirdiği ender ülkelerden; Rusya ile Çin’in ya bir adım gerisinde, ya da omuz omuza... Ülke, bütün varlığıyla askerin hâkimiyeti altında. Bu hükmü tekzib zehabı uyandıran sıradan tecelliyat, zoraki bir saklanma ihtiyacının eseri; dostlar alışverişte görsün kabilinden... Siyâset arenası, kuklalar panayırı. Perdeye akseden gölgelerin vazifesi, milletten çok, dünya amme efkârını aldatmak.

Ülke sathında tezahürleri görünen demokratik sahnelemelerin tamamı aynı maksada matuf: Dünyayı kandırmak... %47 ile ikinci defa iktidara gelmiş bir partinin içine düşürüldüğü acziyet, hükmün yakın ve kuvvetli bürhanı. Türkiye’de sivil iktidar, hiçbir zaman muktedir olmadı, olamadı... Bir adım ileri gitme cür’eti gösterenler bedelini ya canlarıyla ödediler, ya da sahneden alaşağı edilmekle. Geçmişi darbeler târihinden ibaret Cumhuriyet Türkiye’sinin demokrasi ile yegâne münasebeti, bağrında demokrasi adına işlenen bütün cinâyet ve felâketlere şahitlik etmesi.

 

 

Askerî hareketliliğin zirve yaptığı Ağustos ayındaki resmigeçitlerden havalanan sert nutuklar, seksen küsur yıllık an’anenin en kesif yerinden alınmış bir fotoğraf; usâre bir kesit... Dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde eşine rastlanmayan bu mutantan devir teslim merasimlerinin acıklı tarafı, bilmecburiye orada bulunan siyasîlerin mârûz kaldıkları demokrasi telkinleri.. Cumhurbaşkanlığı’nı engellemek için 27 Nisan E-Muhtırası verilen, bu uğurda 367 maskaralığı sahnelenen ama buna rağmen seçilen Abdullah Gül’ün gözlerinin içine baka baka önündeki metni okuyan yeni Genelkurmay Başkanı’nın söyledikleri, asırlık tekrarât.

 

Devir-teslim merasiminin şa’şalı iklimini odalarımıza taşıyan televizyonrların bahşettiği imkândan istifâdeyle yeni Genelkurmay Başkanı’nı dinliyoruz. Bir girizgâhın ardından, dillerde pelesenk olmuş kart bir tesbitle bir daha burun buruna geliyoruz.

 

“Sıkça ifade edilen düşüncelerin aksine, Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafi şartlar ve zorunluluklar, bazı Avrupa ülkelerinin içinde bulunduğu koşullarla aynı değildir. Bu şekildeki düşünceler büyük bir yanılgıya ve tamir edilemez sonuçlara neden olabilir.” Başbuğ’a göre.

 

Bu tesbitin arkasında işlenen cinâyetlerin ayyuka çıktığı bir zamanda dahi, kimsenin aklına itiraz etmek gelmiyor. İtiraz şöyle dursun, müstehzî bir tebessüm bile çehrelere misafir olmuyor, içten gelen bir sıkıntı durgun gözlerde en küçük bir dalgalanma yapmıyor. Türkiye’nin kendisine has şartları, bahanesinin arkasında neleri kaybettiğimiz kimin umurunda?.. Hakikat uğrunda hayatını ortaya koyacak cesur yürekler ise bu topraklarda çoktandır boy atmıyor...

 

Elbet de her ülkenin kendisine has şartları, her coğrafyanın yakın komşularından bile farklılıkları vardır. Ama bu farklılıklar o ülkelerde yaşyan insanların bedbahtlığına neden sebep teşkil etsin? İmtiyaz sahiplerinin, hâkimiyetlerini idame için, coğrafî şartlardan daha kuvvetli ve daha makul sebepler bulmaları gerekiyor, hiç değilse bir parça inandırıcı olmaları artık buna bağlı... Japonya’da 7,5’lik bir deprem hiç kimsenin burnunu bile kanatmazken bizde yüzbinlerin ölümünü netice veriyorsa, coğrafyamızın daha kötü olduğunu mu söyleyeceksiniz?

 

Doğrudur, Türkiye’nin coğrafî şartları kendisine hastır. Ama bu şartlar hiç bir zaman demokrasi dışı arayış ve darbelerin sebebi olamaz; hak ve hürriyetlerin çiğnenmesine, bir milletin hayatını boğmaya zemin teşkil edemez.

 

Başbuğ devam ediyor:

“Sayın Cumhurbaşkanım;

“Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşu ve gelişimi bir devrimdir ve aynı zamanda, Cumhuriyetimizin Kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK’ün gerçekleştirdiği bir mucizedir.”

 

Mustafa Kemâl’i mucize gerçekleştirmekle istihsân edip Peygamberliğe yükselten bu teveccühe de kimse itiraz etmiyor. Halbu ki Gül gibi, Erdoğan’ın da îmânı bu hükmün reddini iktizâ eder. Zirâ mûcize dinî bir ıstılâhtır ve peygamberlere mahsustur. Mustafa Kemâl’in ise, bir devrin bütün çılgınlıklarına rağmen, peygamber olmadığı kabul görmüş bedihiyattandır.

 

İstimâ makamındayız, dinleme makamı ve Başbuğ konuşmasına askerî ciddiyetle devam ediyor:

“Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi ulus devlet, üniter devlet ve laik devlet temeline dayanmaktadır. “

 

Paşa, düşünce dünyamıza çelikten bir korse giydirdikten sonra masayı yumrukluyor:

“Türk Silahlı Kuvvetleri, Mustafa Kemal’in çizdiği Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin kollanması ve korunmasında her zaman taraftır.”

 

Dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde ordunun böyle bir vazifesi yoktur, olsa bile müstakilen değil, sivil iktidarın emrine tâbi olmak suretiyledir. Ama Ordu-Millet an’anesiyle müftehir ülkemde ordu, müstakil-i bizzattır; hiçbir güce bağlı değildir. Darbelerin resm-i küşadı hâfızalarınızda hayatlanarak aklınızı ikna edebilir. Hatırlamaya çalışın lütfen... Çok zorlarnıyorsanız, kabrin eşiğinde, çıplak kadın resimleri yapmakla meşgul Evren’i hatırlayınız, hiç değilse... Başbuğ, ordunun darbe yapabileceğini bir daha dünya âleme ilân ediyor...

 

Başkan, askerî mevzular ve kendi vazifesiyle iktifâ etmeyip, cemiyetin bütün unsurlarına da yol gösteriyor:

“- Küreselleşme çağında, bireyin ve özgürlüklerin daha çok öne çıkışı doğaldır. Ancak “Devlet”, “Birey” ve “Özgürlük” kavramları var olabilmek için birbirlerine ihtiyaç duyarlar. Birinin diğerinin aleyhine genişlemesi her üçünü birden tehlikeye sokar. Dolayısıyla, bu hassas dengenin korunması demokrasiler için özel bir önem taşır. Bu dengeyi sağlamak ve korumak ise siyaset adamlarına düşen önemli bir görevdir. Bu noktada kitle iletişim araçlarına, medyaya da sorumluluk düşmektedir. Bugünün ulusal ve uluslararası politik ortamında, medyanın sağladığı olanaklarla insanların zihinleri gerçek anlamda bir mücadele alanıdır. Dolayısıyla insanların zihinleri yeni savaş alanlarıdır. Bu saptamadan hareketle hem medyanın hem de kurumların sorumlulukla ve titizlikle davranması çok önemlidir.”

 

İster Başkan’ın düşünce vüs’atinin genişliği karşısında hayranlık içinde bu felsefî izah ve tesbitleri alkışlar, ister vazifenizi hatırlatan bu satırları minnetle karşılayıp teşekkür edersiniz. Yahut çok zor olmayacaksa, ifâdelerin sahibinin bir milyonluk müsellâh bir güce sırtını dayadığını hatırlayıp hissiyatınızı ve varsa mürailiğinizi hazmetmenin bir yolunu ararsınız. Siyâsîleri bilmem, ama meslekdaşlarım arasında dik duranlar elbet de olacaktır; Taraf’ın cesur ekibi başta olmak üzere...

 

Nihâyet konuşmanın en tirajik kısmındayız:

“Sayın Cumhurbaşkanım;

“Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir. Bu nitelikler, Cumhuriyetin değiştirilemez temel niteliklerini oluşturmaktadır.

“ Laiklik ilkesi Türkiye Cumhuriyeti kuruluş felsefesinin temel direklerinden biri olup, Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturan tüm değerlerin de temel taşıdır. Laikliğin işlevsel tanımı; Anayasanın başlangıç ile 24’üncü ve 174’üncü maddelerinde yer almaktadır.

“Anayasa Mahkemesinin, Anayasayı resmen yorumlamaya yetkili tek organ olarak, laikliğe ilişkin yapmış olduğu yorumlar, laikliğin anlamının ortaya konulmasında vazgeçilmez kaynaktır.

“Laikliğin ne anlama geldiğini ifade ederken çokça yapılan hata, laikliğin ne anlama geldiğine ilişkin düşüncelere bir bütün olarak bakılmamasıdır.

“Türk Silahlı Kuvvetlerinin laikliğe ilişkin vazgeçilmez duruşu; Anayasanın 24’üncü maddesinde açıkça ifade edilen “Kimse, devletin sosyal, ekonomik, siyasi ve hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne surette olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez veya kötüye kullanamaz” ilkesine herkesin sıkı sıkıya bağlı kalması, dinin veya dini duyguların, dince kutsal sayılan şeylerin istismar edilmemesidir.

“Şu konuyu da açıkça ifade etmek isterim ki askerlik mesleği, moral değerlere önem veren mesleklerin başında gelmektedir. Elbette bireysel moral değerler açısından din de bir unsurdur.

“ATATÜRK; 10’uncu Yıl Nutku’nda bizlere şu hedefi vermiştir: “Ulusal kültürümüzü çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkaracağız.” O’na göre ulusal kültürün çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkartılması, Türk Halkının bütün anlam ve görüşleriyle medeni bir toplum haline dönüştürülmesi demektir.

“ Buna karşılık bugün, toplumun bir kesimi, yeni bir kültürel kimliğin, yaşam tarzının oluşumunda dini düşüncelere büyük bir ağırlık verildiğini düşünmekte ve gelişmelerden büyük bir endişe duymaktadır. Bu endişe ciddiye alınmalıdır. Çoğulcu demokrasi anlayışı çerçevesinde, toplumsal huzur için bu zorunludur.”

 

Tuhaf değil mi? Gül de, Erdoğan da sükûnetle dinliyorlar. Doğrudan kendilerini hedef alan bu haksız ve yersiz hücuma itiraz etmiyor, kapatma davasıyla başlayıp devam eden o ağır ve küçültücü takbihatı bu vesile ile bir daha yaşamalarına rağmen, kaskatı kesilmiş yüzlerinde râşeler gezinmiyor. Dünyada muayyeniyeti su götürmez kat’iyette olan lâiklik anlayışıyla benzerliği isimden ibaret olan lâikliğimizi üç beş anayasa yargıcının zihniyle sınırlayan Paşa’nın cemiyetteki inanca dayalı gelişmeleri bir endişe kaynağı olarak ortaya koymasına da itiraz yok.

 

Üstelik Paşa’nın “bugün, toplumun bir kesimi, yeni bir kültürel kimliğin, yaşam tarzının oluşumunda dini düşüncelere büyük bir ağırlık verildiğini düşünmekte” ifadesiyle zımnen de olsa suçladıkları, karşısında oturanlar: Gül ve Erdoğan... Bu muğlak ifadenin sarahati zihnimde şöyle şekilleniyor: “bugün, toplumun bir kesimi, yeni bir kültürel kimliğin, yaşam tarzının oluşumunda dini düşüncelere (cemaatler ve iktidar tarafından) büyük bir ağırlık verildiğini düşünmekte.” Kapatma dâvâsı da bu sebeple açılıp iktidar partisi bu sebeple suçlu ilân edilmemiş miydi?

 

Paşa’nın hayatımızda dine tahsis ettiği tek mevki ise, “Elbette bireysel moral değerler açısından din de bir unsurdur.” hükmünden ibaret. Bu hükme göre din, Efendimiz’in zihninde başlayıp bitmeliydi. Haticet-ül Kübra düşündüklerine bir şekilde muttali olsa bile, Ebubekir ve diğerlerine asla söylememeliydi. Hele de bu uğurda savaşmış olmak, Bedir, Uhud ve Hendek muhareberini târihin kalbine kılıçla kazımış olmak, kabul edilebilir gibi değil. Anlaşılan dine tahsis edilen bu mütevazi mevkie din adamları ve müntesiblerinin de bir itirazı yok. Devlet-i Âliyye’nin cihânı zapt-u rapt altında tutan savletinin mayasının din olduğunu da kimse hatırlamıyor. Alfebe inkılâbı ve dilin tahribiyle târihin kapısına kilit vurup milletin hâfızasından sildik ya, taaccüb edilecek bir şey yok tabiî.

 

Konuşmanın gerisi de aynı minval üzere devam ediyor, isteyen metnin tamamını okuyabilir. Yeni Kara Kuvvetleri Komutanı Işık Koşaner’in konuşması daha da fütûrsuz, daha da efevarî. Bir milyonluk bir silâhlı güce sırtını dayamak, demek ki, insanı kahramanlaştırıyor; gözüpek ve cesur ediyor. Söylediklerinizin tamamı mahz-ı hakikat sırasına geçiyor; hiç yanlış düşünmüyor, hiç yanlış söylemiyorsunuz. Herkesten çok ve herşeyi sadece siz biliyorsunuz. Bu sebepledir ki hep el üstünde tutuluyor, hep hürmet görüyorsunuz. İstediğiniz kadar konuşabilirsiniz... Nasılsa mezar taşları itiraz etmez; hürmetle, ayakta dinler sizi... Mezar taşları değil, millet diyecektim.

Hüseyin Yılmaz

Hüseyin Yılmaz

Hakkın hâtırı âlidir, hiçbir hâtıra fedâ edilmez.

Websitesi: www.hyilmaz.net

Yorumyapın

(*) gösterilen alanlar mecburidir.

Tuyan Tasarım